Yılın En Kısa Ayına Sığdıracağınız En İyi Mini Diziler

Bazıları diziyi kısa sever! Öyle bakışmalarla geçen upuzun bölümler, sakıza dönen hikâyeler onlara göre değildir. Mesela en sevdiği kuruyemiş paketini açar, o bitene kadar bölüm de bitsin ister. Öğle molasında, iki iş arasında derken sezonu bitirmeyi sever. “İşte bu benim” diyorsanız, yılın en kısa ayı olan şubata bile sığdırılabileceğiniz en iyi mini diziler listemize buyurun…

The Night Of

Karanlık suç dramalarını sevenleri ekran başına çakılı bırakacak bu dizi, sekiz bölümde sadede geliyor. Kısa olmasına rağmen, gizemler ortaya çıktıkça Agatha Christie edasıyla olayların içine çekileceğiniz kadar yoğun bir dizi The Night Of. İşleyip işlemediğinden emin olmadığı bir suçtan dolayı kendisini parmaklıklar arkasında bulan Pakistan asıllı Amerikalı öğrenci Naz’ın çaresizliğini anlatan dizi; adalet sistemi, göçmenlik ve ırkçılık gibi konulara yaptığı göndermelerle izlemeye değer.

Big Little Lies

Bir sahil kasabasında geçen bu dizi, duygusal açmazları olan ve aniden bir cinayet soruşturmasına karışan beş kadının etrafında dönüyor. Dışarıdan mükemmel görünen hayatların aldatıcı olabileceğini, küçük yalanların geri tepip zararlı bir hal alabileceğini anlatıyor. Yaptığı ters köşelerle, diyalogları ve deniz çekimleriyle, en önemlisi de muhteşem oyuncu kadrosuyla izlediğinize değecek.

Fleabag

Herkes büyük hatalar yapar, kayıplar verir, zaman zaman tutunamaz ama kimse hayatın bu yönünü Fleabag kadar iyi anlatamaz. Aradaki duvarı yıkarak izleyiciyle doğrudan temas kurmasıyla ilk saniyeden bağımlısı haline geleceğiniz Londralı genç bir kadın olan Fleabag; dizi boyunca ilişkilere, aileye, dostluğa, aşka dair o kadar gerçek tespitlerde bulunuyor ki… Düşüyor ama yeniden kalkıyor, başkaldırıyor, kuralları yıkıyor, o anı sonuna kadar yaşamayı iyi biliyor. Üstelik sadece Fleabag değil, ince ince dokunmuş her bir karakter seyir keyfinizi katlıyor.

Unorthodox

Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan bu dizi, geçmişinden kaçıp kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan bir genç kadına odaklanıyor. Brooklynli Yahudi bir kadın olan Esther, görücü usulü evliliğe zorlanmasının ardından hem evden hem de katı kurallarına uymak istemediği dini topluluktan kaçarak Berlin’e yerleşiyor. Hayata yeniden başlamak isteyen Esther, ona evini açan bir grup müzisyenle birlikte yaşamaya başlıyor. Ancak geçmişi burada da onu buluyor.

Angels in America

Biraz gerilere gidip nostalji yapalım. Tony Kushner’ın aynı adlı Pulitzer ödüllü oyunundan uyarlanan bu diziyi hâlâ izlemediyseniz ona şans vermeniz için sebep çok. Emma Thompson, Meryl Streep ve Al Pacino gibi yıldızların olduğu kadrosu bile yeter! Altı bölümden oluşan bu şiirsel başyapıt, yayınlandığı dönemde AIDS’in toplumda nasıl karşılık bulduğunu cesurca ortaya koymuştu. İzlerken, kahramanlarımızın ağzından dökülen her bir repliği bir kenara yazmak isteyeceksiniz.

Mini diziler büyük tartışmalar: The Young Pope

Jude Law’un Amerikalı bir Papa’yı canlandırdığı bu dizi Katolik dünyasını biraz karıştırdı tabii. Kim Vatikan’ın kapalı kapıları arasında neler olduğunu merak etmez ki? Dinde devrim yaşanması gerektiğine inanan kahramanımızın 13. Pius olarak Papalık mertebesine yükselmesiyle başlayan olaylar zinciri; entrika, sorgulama, ihtişam, dünyaların çatışması adına ne varsa sunuyor. Oscar’lı yönetmen Paolo Sorrentino’nun imza attığı bir iş olduğunu da ekleyelim.

The Queen’s Gambit

Spoiler uyarısı: Bu diziden sonra satranç oynamak isteyebilirsiniz. 1950’lerde bir yetimhanede başlayan hikâyemiz, Beth Harmon adlı satranç dehası küçük kızın yaşadıklarını, madde bağımlılığına karşı verdiği mücadeleyi ve dünyanın en iyi oyuncusu olma yolculuğundaki gelgitlerini ustaca ekrana taşıyor. Söylendiğine göre satranç sahnelerinde gördüğümüz hamlelerin hemen hemen hepsi büyük usta Garry Kasparov ve satranç öğretmeni Bruce Pandolfini tarafından hazırlanmış. Satranç da bir spor tabii ve spor izlemenin vazgeçilmez aktivitesi ise kuruyemiş!

Unbelievable

Gerçek olaylardan esinlenen bu dizi, erkek egemen topluma yönelttiği ağır eleştiriyle öne çıkıyor. Genç bir kadının tecavüze uğradığına dair yalan söylemekle suçlanmasından yıllar sonra, erkek meslektaşlarının üstünkörü bir şekilde kapattıkları dosyayı raftan indiren iki kadın dedektif, benzer saldırıları araştırmaya başlıyor. Olaylar zinciri de böyle önümüze dökülüyor. Haksızlık, yalnızlık, yeni başlangıçların dayanılmaz hafifliği gibi temalar tüm bölümler boyunca yakanızı bırakmıyor.

Normal People

İrlanda’nın küçük bir şehrinde yaşayan kendine has iki karakter olan Marianne ve Connell’ın yıllar içindeki öykülerine tanık oluyoruz. Okuldaki başarısıyla parmak ısırtan ancak sosyal hayatta biraz mahcup takılan Marianne ile en az onun kadar zeki ancak popülerliğiyle ortalığın tozunu attıran Connell’ın bir sohbetle başlayan ilişkileri yılların sınavından geçiyor adeta. Yani hem bir aşk hem de büyüme hikâyesi izliyoruz.

Uzun lafın kısası “Vaktim değerli ama keyfimden de ödün vermem” diyorsanız bu mini diziler tam size göre, hele bir de yanında Tadım Karışık Kuruyemiş Klasik varsa!