Buram Buram Nostalji: Eski Türk Dizileri

Okuldan eve koşa koşa gelen çantayı bir kenara fırlatıp hemen ekran karşısına geçerdi. Ya da yemek saatleri bu dizilere göre ayarlanırdı, başladığında tüm işler bitirilmiş olurdu. Çoğu kez tüm aile bir araya gelir, çekirdek çıtlata çıtlata izlerdi. Eski Türk dizileri bir başkaydı.

Hepsi zamanının çok ötesindeydi ve bu dizilerin öyle bir büyüsü vardı ki, ona yetişemeyen nesil bile hâlâ bulup izlemeye çalışıyor. Replikleri dilimizden bir anda dökülüveriyor, karakterlerini hâlâ anıyoruz. O zaman biraz nostalji diyelim ve unutulmaz Türk dizilerine bir bakalım mı?

İkinci Bahar

Nostalji sayılması için en az kaç senenin devrilmesi gerekir kesin bir kural var mıdır bilinmez ama hâlâ burnumuzda tüttüğü için bu listedeki yerini hak ettiği muhakkak. Kadrosunu sayarken adeta saygı duruşunda bulunduğumuz İkinci Bahar, Samatya’ya akın başlatmakla kalmadı, yayınlandığı dönemde siyaset tartışmalarında bile yerini aldı. Efsaneleşen dizi, Gaziantepli kebap üstadı Ali Haydar’ın iki çocuklu dul bir kadın olan Hanım ile ikinci baharına, tüm çocuklarıyla verdikleri hayat mücadelelerine ve Vakkas Usta ile yemek savaşlarına öyle bir dokundu ki, kalbimizi o küçük meydanda bıraktık.

Yedi Numara

Kabul edelim, bu diziyi yeterince övmüyoruz bile. Absürt komedinin dibine vurup arkadaşlarımızın seçtiğimiz ailemiz olduğunu fark ettiğimiz bu dizi, oyuncularıyla da hikâyesiyle de kalbimizin orta yerine taht kurdu. Vahit Emmi ve Zeliha Teyze’nin çatısı altında, tam bir hayat tarzı mücadelesi veren (Zeliha’nın tabiriyle) ‘koçlar’ ile ‘pilüçler’in kendine has halleri bir yana Yusuf Güdük’ün pes etmek bilmez sevdası, Meryem’in saflığı bizi bir anda sarıp sarmaladı. 7 Numara’nın tüm sakinleri bütün dertlere birlikte göğüs gerdiler, bize aşkın bin bir halini anlattılar, aforizmalarıyla ağzımızı açık bıraktılar. Haydar’ın sık sık ağzından döküldüğü gibi, “Herhalde galiba sanırsak” 7 Numara, bir manileri olsa bile çat kapı gitmek isteyeceğimiz bir ev oldu.

Süper Baba

Üzerinden yıllar geçse de ekranların naif ve yalnız babası Fiko’yu kim unutabilir ki? Üç çocuğunun yanında bir de kendi babasına ve dedesine sahip çıkan, bunu yaparken tüm mahallenin derdine koşturmayı ihmal etmeyen Fikret bir anda kapı komşumuz, amcamız, yakın arkadaşı Nihat’ın kahvesinde laflamak isteyeceğimiz dert ortağımız oluverdi. Kalbini kıran, sonu hüsranla biten aşklarını gözlerimiz dolu dolu izledik. Ailenin büyük çocuğu Zeynep’in özgürlük mücadelesini isyankâr bir tavırla destekledik, Alim’le birlikte dertlendik, Yusuf Kaptan’ıyla Sermet’iyle ahbap olduk. Dizi dört yıl sürdü ama ne zaman kulağımıza “Bana Bir Masal Anlat Baba” melodisi çalınsa hâlâ hatırlarız ve Çengelköy’deki o mahalleye gider aklımız…

Gülşen Abi

Bir projenin izlenme ve beğeni rekorları kırması için olmazsa olmaz hale gelmeden önce Haluk Bilginer’in ekranlarda Güzin Ablalık yaptığını kaç kişi hatırlar acaba? Abidin, nam-ı diğer Gülşen Abi, annesinin fazlasıyla üstüne düştüğü evinden her sabah kaçarcasına Haberin Olsun gazetesine gider ve okurların dertlerine derman arardı. Her bölüm uzatmalı nişanlısı Sevda ile evlilik hayalleri kurar, bölüm bitmeden bu hayaller suya düşerdi. Bir yandan da cimri yazı işleri müdürü Asım Bey ile uğraşır dururdu. Yani bir yandan abilik bir yandan ablalık yapardı. O zamanlarda yıldızı bu kadar parlamamış Kenan Doğulu’dan dinlediğimiz “Derdin mi var? / Yazsana sen de/ Sırrın mı var? / Postala sen de! (…) Gülşen Abi derdime bir çareee” jenerik müziği de işin sürpriziydi.

Eski Türk dizileri deyince aklımız gider: Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin’in bu ölümsüz eseri pek çok kez ekrana ve beyaz perdeye uyarlansa da Aydan Şener, Kenan Kalav, Sadri Alışık ve Eşref Kolçaklı bu nostaljik versiyonunun hayatımızdaki yeri bambaşka. Kamran’a olan aşkını kalbine gömmeye çalışarak kendini Anadolu yollarına vuran idealist ve gururlu Feride öğretmenin hikâyesi hâlâ kalbimizi sızlatır. Osmanlı’nın son dönemlerindeki toplumsal koşulları da mercek altına alan dizi hem aşkla hem hayatla doluydu.

Sıdıka

Atilla Atalay’ın hayali karakteri ekranda can bulmuş, biz de onun o küçücük penceresinden verdiği kocaman mesajlara hayran kalmıştık. Göçüp geldikleri İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde yaşayan Sıdıka, her ne kadar geleneksel kalıplarla büyütülse ve okula gönderilmese de kendi kendini eğitmeyi başarmıştı, ona biçilen ‘ev kızı’ rolüyle dalgasını geçerdi. Bu yüzden hayrandık ona! Onu bir an önce evlendirmek isteyen annesini çıldırtmasını, abisine her fırsatta zekâ dersi vermesini keyifle izliyorduk. Günlüğüne döktüğü dertlerine, mutsuzluğuna ortak oluyorduk. O yüzden herkese inat jeneriği dinleme, “Girme içeri, kırma dizini” Sıdıka!

Çemberimde Gül Oya

Madam Niki’nin konağında yolları kesişen onca farklı insanın hikâyesini unutulmaz kılmak için Çağan Irmak dokunuşu yeter de artardı zaten! 1970’lerden başlayarak 80’li yılların sarsıntılarından geçen ve günümüze dek uzanan hikâyede Yurdanur ve Mehmet’in unutulmaz aşklarının fonunda birbirinden renkli karakterlerle tanıştık. Tatlı kaçık Suna, meraklı küçük torunu Ercan ve herkesi ajan sanan babası Gazi Dede, çilekeş Sultan, kadersiz kızı Zarife, ses sanatçısı Canan Cansev ve daha niceleri… Sadece karakterler mi? Toplumsal mesajların yanı sıra hayata dair küçük, sıcak ve etkili notlarla hepimizi ekrana bağlardı. Bittiğinde ailecek çok sevdiğimiz komşumuz mahalleden taşınmış gibi hissettik.

Tüm bu eski Türk dizileri umutları, hayalleri, mücadelesi, dostluğu kısacası her duygusuyla gerçekti. Belki bu yüzden aradan geçen onlarca yıla meydan okuyorlar. O zaman bir bölüm bile olsa, tam da şu anda yeniden izlenmeyi hak etmiyorlar mı? Üstelik bu dizilerde en az birkaç karede başrol oynayan Kavrulmuş Ay Çekirdeği’niz de hazır!


“Bana bu kadar nostalji yetmedi” diyorsanız, buyurun:

‘İçinizi Isıtacak Klasik Türk Filmleri’